22 Eylül 2021 Çarşamba
0 Yorum Yapıldı Yorum Yaz

AKÇAABAT’IN LİRİK TARİHİ

7 Mart 2017
AKÇAABAT’IN LİRİK TARİHİ

AKÇAABAT’IN LİRİK TARİHİ

            Şiirin, Akçaabat’taki yolculuğunun başlangıcına kısaca göz atacak olursak, yazılı kaynaklarda ilk şiirin 1820’lerde Aşık Tahir Karari tarafından “Destansı” şiirler olarak yazıldığını görmekteyiz.

Dünyanın oluşumundan günümüze yazılı ilk şiirin MÖ 4000’lı yıllarda Sümerler zamanında yazıldığını, onlardan günümüze ulaşan kitabelerden öğreniyoruz. Ne mutluki, o şiirin teması da “aşk”. Ya savaş olsaydı…

Güvey, canımın içi,

Gönül açar güzelliğin, bal gibi tatlı,

Aslan, canımın içi,

Hoştur güzelliğin, bal gibi tatlı.

Akçaabatımızın tarihinin de çok eski olduğunu düşünecek olursak, şiirin de 1820’den çok eskilerde de var olabileceğini düşünmek, iyimserlik olmaz sanırım. Ama maalesef, elimizde yazılı bir kaynak yok.

1900’lu yıllara geldiğimizde ise karşımıza, Dürbünar mahallesinde yaşamış aydın, ileri görüşlü bir öğretmene rastlıyoruz. Eyüp Sabri Lermioğlu. Edebiyata olan tutkusu onu şiir yazmaya yönlendirir.

Kaçma benden öyle saadet gibi

Ezelden yıkılmış muhabbet gibi

Ruhumu güneşten bir demet gibi

Göğsünün üstüne takayım Ayşe.

 

dizeleriyle, o dönemin şartlarında bile sevdiği kadına seslenebilecek kadar da cesurdur Lermioğlu.

Eyüp Sabri Lermioğlu dönemi için bir fırsattı belki de Akçaabat için. Fakat yaşadığı yılların “savaş” yılları olması nedeniyle, çok az insana elini değdirebilmiştir. İşte; bu ortamda el verebildiği insanlardan birisi de, Cemal Azmi Tellioğlu’dur. Onun tavsiyeleriyle şiir yazmaya başlamış ve edebiyata yoğunlaşmıştır. Çalıştığı gazetede yazdığı romanı bölüm bölüm yayımlamıştır. Yine aynı yıllarda, Akçaabat’ta yaşanan bir olayın tesiri altında “Bir Yobazın İç Yüzü” adlı eserini kaleme alır. Ve bu eser onu o dönem, Türkiye gündemine taşır.

Akçaabat’ın lirik tarihini araştırmaya başladığımda açıkçası bildiğim isimler dışında yelpazenin çok fazla genişleyeceğini düşünmemiştim. İtiraf ediyorum, yanıldım. Kitapçılarda bazılarının kitabını bulamayabilirsiniz, olabilir. Dünyayı şairlerin kurtaracağına inanan biri olarak, şiir yazıp bir şekilde sesini dizeler ile duyurabilmiş insanlara saygım sonsuz. Bu yüzden müsaade ederseniz şiire gönül vermiş bu insanlarımızın isimlerini de sizlerle paylaşmak istiyorum.

Cem Mumcu, Cemal Bahadır, Dilber Saka, Enver Uzun, Esma Ala Türkmen, İsmail Hakkı Altıntaş, Miktat Eyüpoğlu, Mustafa Yazıcı, Zekeriye Saka, Sebahattin Şentürk, Selahattin Yılmaz, Özdemir Kazancıoğlu, Ali Birinci, İlhan Demiraslan, Yusuf Gedikli, Atilla Bölükbaşı, Erdal Eksert, Şenol Ergül ve Hakan Alşan. Eminim, atladığım isimler de vardır.

Burada biraz mola verip sizleri, 18 Mart 1915 Çanakkalesine götürmek istiyorum. Gece, en karanlık örtüsüyle Çanakkaleyi kaplamış, düşman gemileri boğazı geçmek için Ege Denizinde günün ağarmasını beklemektedirler. Bilmedikleri ise, Hakkı Bey komutasındaki bir avuç cesur insanın Nusret mayın gemisi ile Çanakkale limanından karanlık sulara sessizce açıldığı. Ne mutlu ki, Akçaabat’ın Ahanda (Kavaklı) Beldesinden olan Hakkı Bey komutasındaki mürettebat, mayınları hassas noktalara döşemeyi başarmış ve bunu da tarihe “Çanakkale Geçilmez” olarak not düşmüşlerdir.

Bir başka Ahanda’lı ise ona şu dizeler ile selam çakar, vefatından yıllar sonra;

 

Dışarda

Beyaz gece..

Rüzgârın elinde bir kırık ‘kemençe’,

Çıplak kollu ağaçlar

Horon oynuyorlar,

Hemşehrilerim gibi

Ne zaman yolum Ahanda taraflarına düşse, başımı sırtlarına çevirip bu dizelerin sahibini arar gözlerim.

Hasan İzzettin Dinamo… Daha kundakdayken rüzgar ailesini önce İstanbul’a, ardından Samsun’a sürükler. Yoksulluk diz boyu, Samsun’un en yoksul mahallerinde dokuz kardeş yaşam sürmeye çalışırlar. Birinci dünya savaşı ise olanca acımasızlığıyla devam etmektedir. Kapı çalınır ve asker üniformalı biri tarafından resmi bir kağıt uzatılır babasına. Çocuk aklı ermesede, farkındadır evdeki telaşın. Ve bir süre sonra, resmi evrakta yazılanın gereği olarak, babası ve ağabeyi nemli gözlerle evden ayrılırlar. O gidiş, aslında dönüşü olmayan bir yolculuğun başlangıcıdır. Çünkü babası ve ağabeyi Erzurum dağlarında Sarıkamışa düşen binlerce fidandan ikisidir.

Böylesine bir ortamda büyüyen Dinamo, üst üste koyduğunuzda iki metre yüksekliğe ulaşan eser bırakmıştır bizlere. Gözlerini dünyaya kaparken ise, yüreğindeki Akçaabat özlemini şu dizeler ile anlatır;

 

Ahanda Köyü’nden başladı benim dünyaya yürüyüşüm.

Ahanda, sarı tütün saçlı Trabzon kızlarının köyü.

Çok sonra işittim delikanlıların dudaklarındaki demir türküyü.

Gözyaşını en güzel gizlemesini bilen,

Saçaklı Trabzon tütününün bu güzel vatanı,

Daha henüz tanımamıştı kundakta Hasan’ı.

Maçka’lı mı, Akçaabat’lı mı Göreleli’mi derken, ünleri ülke sınırlarını aşmış Eyüboğlu kardeşler var birde. Sebahattin ve Bedri Rahmi Eyüboğlu. Akçaabat’lı anne, Maçkalı babanın çocukları olan Eyüboğlu kardeşler, hem edebiyat hem de plastik sanatlarda ciddi anlamda ülkenin burçlarına isimlerini renkli neonlar ile yazdırmış değerlerdir. Sebahattin Eyüboğlu daha çok edebiyata “denemeleri” ile katkı yaparken, Bedri Rahmi ise ressamlığı ve şiirleriyle, döneminin lokomotiflerinden birisi olmuştur.

Hazır yeri gelmişken, burada bir ayrıntıyı da sizlerle paylaşmak  istiyorum. İki yıl önce Orhan Veli Kanık’ın Nahit Hanım’a yazdığı Mektuplar “Yalnız Seni Arıyorum” ismiyle yayımlandı. Bu mektupların birisinde şöyle bir cümleler yer alır;

            “Öğle yemeğine burada, yani Sebahattin Eyüboğlunda kalıyorum. Mualle ile Dora da buradalar. Kuymak yapacaklar. Hani şu meşhur yemek.”

             Eyüboğlular, ülkenin kültür sanatına katkı sağlamakla kalmamış, Orhan Veli’nin aşk mektubuna da, “kuymağı” sokmayı başarmış insanlardır.

Eyüboğlu’ların Trabzon sevgisi bir şekilde sanatlarında da yer almıştır. Örneğin, Bedri Rahmi’nin bir resminin adı, Trabzondandır. Belliki bu da yetmemiş, içindeki özlemi şu dizeler ile dile getirmeye çalışmış;

Trabzon deyince aklıma bir salkım karayemiş gelir

Bahçeler dolusu zindan yeşili

İçin için kandil kandil ballanır

Kandiller içinde bir kandil yanar

Bir kız deli gibi koşmaya başlar

Dudaklarında karayemişlerin moru

Göğsünde… elinin körü

Akçaabatımıza dair ciddi araştırmaları olan, kültür ve sanat yaşamına yaptığı katkılar ile benim de büyük saygı duyduğum Haydar Gedikoğlu hocamızın kızı Umay Gedikoğlu (popüler kültürde bilinen ismiyle Umay Umay)’nun da ciddi olarak şiire katkısı olmuştur. Müzisyenliğinin yanı sıra yazmış olduğu şiir kitaplarını da birçok kitabevinde bulmanız mümkün.

Son olarak, benim de dünyaya gözümü açtığım Çolaklı Mahallesinde dünyaya gelen Yaşar Miraç, daha orta okul çağlarında şiire başladı. İlk şiiri Trabzon’daki yerel gazelerde yayımlandı. İlk kitabının adı ise, tam da ona yakışandı; “Trabzonlu Delikanlı”

Ne gariptirki, bu kitabıyla Türk Dil Kurumunun şiir ödülünü alırken, dönemin yönetimi tarafından da bu kitabı yasaklılar listesine alınıyordu.

Yaşar Miraç şiiri, Türk edebiyatına yeni bir tad, yeni bir lezzet getirmiştir. Karadeniz motiflerinin ağırlıklı olarak işlendiği bu şiir, okura yerelden ziyade, çok sesli, hareketli bir şiiri okuyor hissi vermiştir.

Yaşar Miraç; 1978 yılında genç şairlerin şiir kitaplarını yayımlamak amacıyla bir “yayınevi” kurar. O yılların ekonomik sıkıntıları, derginin hayata tutunmasını da zorlaştırmaktadır. Öyleki, hastane hemşirelerinden kendisine yardımcı olmasını ister ve röntgenlerin konulduğu renkli kağıtları atmamalarını, bir köşede kendisi için ayırmalarını ister hemşirelerden. Öyle de yapar hemşireler. Yaşar Miraç, hemşirelerden aldığı bu renkli kağıtlara o dönemin genç şairleri arasında sayılan Turgay Fişekçi, Ahmet Erhan gibi şairlerimizin 16 sayfadan oluşan minik şiir kitaplarını basar. Düşünebiliyormusunuz, kırık kemikleri gösteren röntgenlerin konduğu o renkli kağıtlara, aşk ayrılığı ile kırık yürek şiirleri yazan şairlerin kitaplarını basar.

Maddi imkansızlık nedeniyle, bir süre sonra bu yayınevini kapatmak zorunda kalır. Ve bu yayınevinin ismi hepimizin yakından tandığı müzik grubuna verilir. “Yeni Türkü”...

Derya Köroğlu sadece sanat gazetesinin ismini almaz, Yaşar Miraç’ın birçok şiirini de besteleyerek müzik severelerin beğenisine sunar. Sadece o mu, Volkan Konak, Fuat Saka da Yaşar Miraç’ın birçok şiirini besteleyerek, bizlere ulaştırmıştır.

Yaşar Miraç bir çok şiir kitabında, doğduğu topraklardan beslenmiştir. Hiçbir zaman da bu bölgeye sırtını dönmemiştir. Öyle ki, Trabzon’lu Delikanlı adlı kitabı haricinde Trabzonaşk ve Lazcaz adlı iki kitabının ismi de, bize çok tanıdık gelir. Hazır yeri gelmişken, noktayı Yaşar Miraç’ın Trabzonaşk kitabında yer alan “Bir Akçaabat Destanı” adlı şiirinden birkaç bölüm ile koymak, anlamlı olacaktır.

 

Bugün salıdır salı

Akçaabat’ın pazarı

Delikanlılar çakar

Köy kızına işmarı

 

Evin yanıbaşında

Uzun tütün damları

Yağmurda kaydırırlar

Hemencecik vagonları

 

Yaşarım anarım

Baba toprağım

Akçaabat’a geldiğimde

Trabzon’dayım.

Erkan Ergül

YORUMLAR Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı.. Belki İlk Yorumu Sen Yapmalısın..

Akçaabat Postası SON DAKİKA: